
Bazı eller, toprağın hafızasını taşır. Ve bazı bilgiler, bir ömürle sınırlı kalmaz. Ege köylerinde bir zamanlar herkesin sabununu yapan bir kadın. Meşe külünden sabun çıkaran, kazanların başında saatlerce bekleyen, temizliği yalnızca arınmak değil; şifa, paylaşmak ve gelenek olarak gören bilge bir kadın… Yıllar sonra o eller durdu. Ama bıraktığı iz silinmedi. O bilgi önce kızı Hediye Hanım’a geçti. Adı gibi kendisi de sabunu hediye etmeyi seven bir kadındı. Varlıklı bir aileydiler; evlerine sabun hiçbir zaman satın alınmazdı. Büyük kazanlarda kaynatılır, kurutulur, paketlenir ve İzmir’den gelen misafirlere armağan edilirdi. Bu evde sabun bir ihtiyaç değil, bir kültürdü.
Ailenin tek kız torunu Ebru A. Baştancı, Ege’de erkek çocuklara verilen ayrıcalığın gölgesinde büyürken, babaannesinin tüm bilgisini devralan tek kişi oldu. “Deyim yerindeyse babaannem bana el verdi,” diyor. Tarımı da ticareti de daha çocuk yaşta öğrendi. Yıllar sonra bu bilgi bir zorunlulukla yeniden hayat buldu. Eşinin güneşe karşı gelişen alerjisi, unutulmuş gibi görünen o kadim yöntemi tekrar gün yüzüne çıkardı. Fırından alınan meşe külünden, babaannesinin öğrettiği usulle potasyum çıkarıldı. Sabun yine aynı yöntemle yapıldı. Kullanıldıkça cilt iyileşti. Sonra o sabun, egzama nedeniyle elleri yara olan bir çocuğa ulaştı. İyileşme görüldükçe kulaktan kulağa yayıldı. Önce mahalledeki eczacı geldi. Ardından komşular… Küçük bir alanda başlayan üretim, kısa sürede binlerce sabuna dönüştü. İnsanlar kullandıkça anlattı, anlattıkça büyüdü. Zamanla Ebru A. Baştancı, Türkiye’nin büyük el yapımı sabun üreticilerinden biri haline geldi. Aylık üretim kapasitesi 100 bin adede ulaştı. Ama öz değişmedi: Sabun hâlâ elde, sabırla ve bilinçle yapılıyordu.
Öze Dönüş
Hikâye İstanbul’da büyüdü. Pandemiyle birlikte yönünü İzmir’e çevirdi. 500’ü aşkın işletmeye, yurt içine ve yurt dışına üretim yapılıyordu. Alan yetmiyor, şehir dar geliyordu. “Ben ormanın içinde olmak istiyorum,” diyerek memleketine döndü. Beş tır dolusu ekipmanla İzmir’e taşındı. Eski bir tavuk çiftliğini restore ederek 1200 metrekarelik bir üretim alanına dönüştürdü. Beş yıldır üretim burada sürüyor. Atölyede mekanik hiçbir sistem yok. Her sabun hâlâ elde yapılıyor. Çünkü bazı şeyler hızla değil, dikkatle üretilir.
Lalanka: Cildin Atıştırmalığı
Markanın adı “Lalanka”. Ege otlarıyla yapılan bir yemeğin adı. Bir felsefeyi temsil ediyor. “Biz yemediğimiz yağı, tuzu, hiçbir şeyi cildimize sürmeyiz,” diyor. Çünkü onlar için sabun, cildin atıştırmalığı. Ürünler Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı: Kapalıçarşı’dan Galata’ya, Şirince’den Mardin’e… Her bölgenin hikâyesine özel tasarlanan sabunlar, turistlerin valizleriyle dünyaya taşındı. Bugün Filipinler’den dahi “Nasıl temin edebiliriz?” diye soranlar var. Ancak bu yolculuk yalnızca ticari değil. Afrika’da, özellikle Zanzibar’da yerel yağlar ve tuzlar yerinde inceleniyor. Elektrik ve suya ihtiyaç duymadan sabun yapım teknikleri öğretiliyor, bölgeye özel formüller geliştiriliyor. Çünkü temizlik sadece hijyen değildir.
Yüzde 80 temizlik, hastalıktan korunmak demektir. Bir zamanlar bir büyükannenin meşe külünden yaptığı sabun, bugün binlerce insanın banyosuna giriyor. Ve her köpükte, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilgelik sessizce yaşamaya devam ediyor. Külün içinden doğan şifa, hâlâ aynı sabırla çoğalıyor.