
Her yıl Mart ayının, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Kolorektal Kanser (Kalın Bağırsak ve Rektum Kanseri) Farkındalık Ayı olarak kutlandığını hatırlatan Prof. Dr. Zümre Arıcan Alıcıkuş, bu yıl durumun her zamankinden daha kritik olduğuna dikkat çekerek, “Eskiden bir "yaşlılık hastalığı" olarak gördüğümüz bu kanser türü, artık kapımızı çok daha genç yaşlarda çalıyor. Kolorektal kanserler 40 yaşın altında nadir görülürken, vakaların yüzde 85’i 50 yaş üzerindedir. Ancak son yıllarda tıp dünyasının en çok tartıştığı konuların başında, kolorektal kanserin 50 yaş altındaki bireylerde yani bizlerin "genç" dediği yaş grubunda görülme sıklığının dramatik artışı geliyor. Modern yaşamın getirdiği sedanter (hareketsiz) yaşam, işlenmiş gıdalarla dolu bir beslenme düzeni ve lifli gıdalardan uzaklaşmamız bu artışın en büyük suçluları. Ancak mesele sadece "ne yediğimiz" değil; bağırsaklarımızdaki o devasa ekosistemin, yani mikrobiyotanın dengesinin bozulması da kansere giden yolu kolaylaştırıyor. Yapılan son araştırmalar, çocukluktan itibaren maruz kalınan çevresel faktörlerin ve yanlış antibiyotik kullanımının bağırsak florasını değiştirerek, genç yaşta genetik hasarlara zemin hazırladığını gösteriyor. Artık "ben gencim, bana bir şey olmaz" cümlesi, kolorektal kanser söz konusu olduğunda ne yazık ki geçerliliğini yitirdi. Eğer ailenizde kolorektal kanser öyküsü varsa, ülseratif kolit, Crohn gibi kronik bir bağırsak hastalığınız varsa zaten "en riskli gruptasınız" demektir. Bununla birlikte, kırmızı ve işlenmiş et (sosis, salam, sucuk) tüketimi, obezite ve düşük fiziksel aktivite, alkol ve sigara kullanımı, düşük lifli, yüksek şekerli beslenme gibi çok önemli diğer önlenebilir risk faktörlerinin bizim kontrolümüzde olduğu unutulmamalıdır” dedi.
Bu kanserin en sinsi tarafının genellikle büyüyene kadar hiçbir belirti vermemesi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Alıcıkuş, "Karın ağrısı, dışkılama alışkanlığında değişiklik, dışkıda kan görülmesi veya açıklanamayan kilo kaybı gibi şikayetler başladığında, hastalık genellikle ilerlemiş demektir. İşte bu yüzden "Tarama Hayat Kurtarır" cümlesi bir slogan değil, bir gerçektir. 50 yaşından itibaren düzenli dışkıda gizli kan testi ve kolonoskopi yaptırmak, henüz kanserleşmemiş bir polipi görüp yok etmek, kanseri başlamadan bitirmek demektir. Konu rektum kanserine (kalın bağırsağın son 15 santimetrelik kısmı) geldiğinde, bir radyasyon onkoloğu olarak toplumun zihnine kazımak istediğim bir kavram var: Neoadjuvan Radyoterapi. Pek çok hasta, teşhis konulduğunda hemen "Ameliyatla bu tümörü alıp atın" paniği yaşar. Oysa güncel bilimsel veriler bize şunu söylüyor: Önce ameliyat her zaman en iyi seçenek değildir. Özellikle lokal ileri evre rektum kanserlerinde, cerrahiden önce uyguladığımız "neoadjuvan" (ameliyat öncesi) radyoterapi, tedavinin kaderini değiştiren asıl kahramandır. Rektum, vücudun en dar ve kritik bölgelerinden birinde yer alır. Yanında mesane, cinsel fonksiyonları yöneten sinirler ve en önemlisi vücudun dışkılama kontrolünü sağlayan kaslar bulunur. Radyoterapi ile biz; tümörü küçültüyoruz, cerrahın kolayca çıkarabileceği küçük bir hedefe dönüştürüyoruz. Ameliyat sonrası hastalığın aynı bölgede tekrarlama riskini neredeyse yarı yarıya azaltıyoruz. Ameliyat öncesi uyguladığımız radyoterapi sayesinde, normalde "torba takılması (stoma)" gereken pek çok hastada tümör o kadar küçülür ki; cerrah, hastanın doğal anatomisini ve fonksiyonlarını koruyarak ameliyat yapabilir. Halk arasında radyoterapiye karşı haksız bir korku var. "Işın alırsam her yerim yanar mı?", "Radyasyon saçar mıyım?" gibi endişeler, hastaları modern tedaviden uzaklaştırabiliyor. İleri yüksek teknolojiyle uyguladığımız radyoterapi çok hassastır. Yani çevredeki sağlam dokuları (idrar kesesi, ince bağırsaklar) milimetrik olarak korurken, tümörün kalbine en yüksek dozu uygularız. Hatta bugün geldiğimiz noktada "İzle ve Bekle" (Watch and Wait) yaklaşımıyla, neoadjuvan radyoterapi sonrası tümörü tamamen kaybolan bazı hastalarımızda, ameliyata bile gerek kalmadan sadece düzenli takiple süreci yönetebiliyoruz” diye konuştu.